Bizim ülkemizde depresyon ve anksiyete oldukça yaygın. Belirsizliğe tahammülsüzlük, kaygı bozukluklarında görülen yaygın bir durumken, pandeminin ve pandemi yönetimindeki yetersziliklerin getirdiği belirsizlikler, kaygı bozukluğu olmayan kimselerde de haliyle ciddi kaygıya neden oldu. Eve kapanma ve açılma dönemlerinde yaşanan güçlükler ve riskler, uygulamalardaki ani değişiklikler, bilgi kirlilikleri hepimizin psikolojisini olumsuz etkiledi. Tüm bunlar genetik yatkınlığı olanlarda ya da önceden/hâlihazırda ruhsal rahatsızlığı olanlarda depresyon, anksiyete bozukluklarını ortaya çıkardı/belirtileri kötüleştirdi. Bu artışta sadece hastalanma korkusunun etkili olduğunu söylemek yanlış olur. Salgınla birlikte değişen hayat düzeni, ekonomik kriz, kadınlar, çocuklar, LGBTİ+lar, mülteciler, yaşlılar, engelliler vb ‘kırılgan grupların’ eskisinden daha da fazla ayrımcılık ve hak ihlaline maruz bırakılmasına ve örselenmesine neden oldu. Ülkemizdeki ruhsal zorlanma ve bozukluklarının artışında İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlükten kaldırılması sonrası kadına ve çocuğa yönelik şiddetin, istismarın artması da etkili. Uygulamaların kimi zaman tutarsız, keyfi ve değişken olması, insanların işlerini kaybetmesi, 65 yaş ve üzeri bireylerin sağlıkları bozulacak koşullarda, geçersiz nedenlerle evde tutulması, kadına ve çocuğa yönelik ihmal ve şiddetin artması, eğitimin sekteye uğraması, yoksulluk, işsizlik gibi birçok nedenden dolayı toplumun büyük kesiminin ruh sağlığı olumsuz etkilendi. Kaygı bozukluğunun ve depresyonun artmasında insanların olağan tedavilerinin aksamasının da etkisi var. İnsanlar salgın nedeniyle hastaneye başvurmada çekindi ya da bu süreçte tedaviye ihtiyaçlarının olduğunu fark edemedi.
Kaygı bozukluklarında kişi tehdidi olduğundan daha büyük kendi baş etme kapasitesini de olduğundan daha yetersiz algılar. Oysa yaşadıklarımız, çoğumuzun olanları böyle yorumlamamıza yetti de arttı. Kaygı bozukluklarında bu belirsizliğe tahammülsüzlük durumu ve algılanan genel tehdidin yüksek olması, kaçınma ve işlevsel olmayan güvenlik sağlayıcı yöntemler uygulamalarına yol açar, kişilerin baş etme kapasitesini de düşürür. Depresyon biyolojik yatkınlık olduğunda, diğer hazırlayıcı ve tetikleyici etkenlerle ortaya çıkan bir tablo. Benzer zorlanmalar yaşayan herkes depresyona girmiyor. Ancak pandeminin çok uzun sürmesi ruhsal, sosyal, ekonomik, kültürel etkenler bir araya geldiğinde kaçınılmaz olarak depresif durumları arttırdı. Özellikle sağlık çalışanlarında ve hizmet sektöründe çalışan işçilerde tükenmişliği çok gördük. Bu süreçte panik bozukluğu, yaygın anksiyete bozukluğu, depresif bozukluklar, alkol-madde kullanım bozuklukları, ilişki sorunları yanı sıra kronik ruhsal rahatsızlıklarda alevlenmelere tanık olduk. Ruhsal destek sistemlerine gereksinim arttı. Sosyal destek sistemleri, ruh sağlığımız açısından çok önemli. Aksine kapanma dönemlerinde ve yaşam biçimlerimizin hayli değiştiği bu süreçte yalnızlaştık. İletişim kurma becerilerimiz ve sosyal reflekslerimiz zayıfladı. Birbirimizi gözetmeyi ve dayanışmayı ihmal etmemeliyiz. Kişiler kendilerinde işlevsellikleri bozacak bir tablo hissettiklerinde mutlaka bir psikiyatriste başvurmalı, yardım aramaktan kaçınmamalıyız. Tedavi gerektiren bir durum olup olmadığı bu şekilde anlaşılabilir. Tedavi ilaç tedavisi de olabilir psikoterapi de olabilir. Tüm bunlar uzman ve yetkin kişilerce uygulanabilir. Tedavi ve kontrollerin aksatılmaması da bir o kadar önemli. Okulların açık kalması, son derece yetersiz olan koşulların düzeltilmesi, örselenen çocukların tespit ve rehabilitasyonu ve eğitim hayatından kopan çocukların geri kazandırılmasına mutlaka öncelik verilmeli. “Kırılgan gruplara” yönelik eylem planları oluşturulmalı, rehabilitasyonları sağlanmalı. İstanbul Sözleşmesi gibi sözleşmelerin yürürlükte kalması ve işler olması için mücadele verilmeli.
Bunca olumsuzluğa karşın sosyal medyanın da gücüyle, toplumsal dayanışmanın ve sağlıklı bilgi ve hizmetlere erişimin de arttığını hatırlamakta yarar var. Ruh sağlığımızı koruyabilmek ve uygun yaklaşımlara erişebilmek için, kulaktan dolma bilgilerden ve kaygıyı, olumsuzluğu yaygınlaştıran paylaşımlardan uzak durmak çok önemli. Türkiye Psikiyatri Derneği, Türk Tabipleri Birliği, Türk Psikologlar Derneği gibi mesleki birliklerin Web siteleri ve sosyal medyadaki paylaşımları, toplumsal farkındalık, bilinçlenme ve yönlendirme için oldukça geniş bir arşive sahip.
Dr. Arzu Erkan
Psikiyatr, Psikoterapist, Yazar
İstanbul Kültür Üniversitesi Psikoloji Bölümü Dr. Öğretim Görevlisi