<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>yaşam | Psikiyatrist Arzu Erkan</title>
	<atom:link href="https://arzuerkan.net/category/yasam/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://arzuerkan.net</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 21 Apr 2023 11:02:22 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.1</generator>

<image>
	<url>https://arzuerkan.net/wp-content/uploads/2023/04/cropped-AYK_9687-3-32x32.jpg</url>
	<title>yaşam | Psikiyatrist Arzu Erkan</title>
	<link>https://arzuerkan.net</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kara Bayram</title>
		<link>https://arzuerkan.net/kara-bayram/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arzu Erkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 21 Apr 2023 10:15:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[anksiyete]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[Depresyon]]></category>
		<category><![CDATA[kaygı]]></category>
		<category><![CDATA[kendimle karşılaşmalar]]></category>
		<category><![CDATA[kutlama]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Travma]]></category>
		<category><![CDATA[yas]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[bayram]]></category>
		<category><![CDATA[depresyon]]></category>
		<category><![CDATA[kara bayram]]></category>
		<category><![CDATA[kara bayram deprem]]></category>
		<category><![CDATA[kayıp]]></category>
		<category><![CDATA[travma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://arzuerkan.net/?p=2848</guid>

					<description><![CDATA[Herhangi bir soyut ya da somut kayba, hüsrana ya da değişikliğe verdiğimiz (veremediğimiz) tepkiler dizisidir yas tepkisi. Bu tepkiyi doğuran; bir yaş daha alma, sevindirici bir terfi, bekârlıktan evliliğe geçiş, keyfi bir taşınma da olabilir; zorunlu bir göç, eski kendiliğe veda, bir boşanma, hastalık, ölüm de olabilir. Yastayızdır, yaslıyızdır, yasımız vardır. Yas tutulur, içinden geçilir, çözümlenir, işlenir, bırakılır, dönüp dönüp yeniden yaşanır. Kayıplarımız yaşamın bir nevi diyetidir. Daha anne rahminden çıkarken başlar yas süreci. Bebek, anne karnındaki konforlu ve tüm güçlü hayatına veda ederek, türlü eksiklikler, engeller ve güçlüklerle dolu yeni hayata doğmaktadır. “Hayata veda etti…” Ölen biri için öyle söylenmez mi? Öyleyse “Doğum hikâyemiz ölümle başlıyor,” diyebiliriz. Bebek, doğmak, nefes almak, emmek, sağ kalmak ve yaşamayı öğrenmek, bunları yardımla da olsa kendisi yapmak zorundadır. Yas tutmayı da öyle… Gelişim basamaklarını tırmandıkça bir önceki aşamanın yasını tutarız. Memeyi bırakmanın hüznü ile bağımsızlaşmanın hazzı, yürümeye başlamanın hazzı ile artık sürekli kucakta taşınamayacak olmanın hüznü bir aradadır. Kayıplar kazançları, kazançlar kayıpları getirir.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p></p>



<p>Herhangi bir soyut ya da somut kayba, hüsrana ya da değişikliğe verdiğimiz (veremediğimiz) tepkiler dizisidir yas tepkisi. Bu tepkiyi doğuran; bir yaş daha alma, sevindirici bir terfi, bekârlıktan evliliğe geçiş, keyfi bir taşınma da olabilir; zorunlu bir göç, eski kendiliğe veda, bir boşanma, hastalık, ölüm de olabilir. Yastayızdır, yaslıyızdır, yasımız vardır. Yas tutulur, içinden geçilir, çözümlenir, işlenir, bırakılır, dönüp dönüp yeniden yaşanır. Kayıplarımız yaşamın bir nevi diyetidir. Daha anne rahminden çıkarken başlar yas süreci. Bebek, anne karnındaki konforlu ve tüm güçlü hayatına veda ederek, türlü eksiklikler, engeller ve güçlüklerle dolu yeni hayata doğmaktadır. “Hayata veda etti…” Ölen biri için öyle söylenmez mi? Öyleyse “Doğum hikâyemiz ölümle başlıyor,” diyebiliriz. Bebek, doğmak, nefes almak, emmek, sağ kalmak ve yaşamayı öğrenmek, bunları yardımla da olsa kendisi yapmak zorundadır. Yas tutmayı da öyle… Gelişim basamaklarını tırmandıkça bir önceki aşamanın yasını tutarız. Memeyi bırakmanın hüznü ile bağımsızlaşmanın hazzı, yürümeye başlamanın hazzı ile artık sürekli kucakta taşınamayacak olmanın hüznü bir aradadır. Kayıplar kazançları, kazançlar kayıpları getirir.</p>



<p>Böyle baktığımızda; gelişimsel her örselenmenin gündelik yaşamımızı ve işlevselliğimizi olağanüstü biçimde etkilemeyen, çoğunlukla uzlaşma ile sonuçlanan yas süreçleri ile işlendiğini görürüz. Sigmund Freud bunu “Yas işi” olarak adlandırmıştır. Ancak bu örselenmeler; ciddi hastalıklar, ihmal, istismar, şiddet, savaş, zorunlu göç, ihanet, yakınların kaybı gibi, derin izler bırakacak nitelikte, zedeleyici kayıplardan kaynaklanıyor olabilir. Bu durumda gündelik yaşam, ilişkiler, yaşamın seyri, hatta gelecek nesillerin kaderini değiştiren bir yas sürecinden bahsedebiliriz.</p>



<p>Tanımlar ve rakamlar işin içine girdiğinde, kimin hangi kayıp karşısında nasıl ve ne kadar süre yas tutacağını belirleme cüreti gösterdiğimiz sanılmasın. İnsanlık tarihi kadar eski olan ölüm acısı ile baş etmeye çalışılırken, yasın belli aşamaları ve döngüleri olduğu gözlemlenmiş; toplum tarafından bunlara uygun ritüeller, tamamlanmamış yas için de psikoterapistler tarafından da çeşitli terapi yöntemleri geliştirilmiştir. İnsanı anlamaya ve yardımcı olmaya çalışırken bu bilgiler çok yararlı olsa da hiçbir yas bir diğerine benzemez. Yas özneldir, gözün iris tabakası kadar biriciktir. Ölümle ilişkili yas tepkisinde gözlenen süreçlerin tamamının, kayıp algılanan diğer durumlarda da sergilendiği söylenebilir. O nedenle yas konusu genelde ölüm üzerinden anlatılır. Ölüm, yaşamın kaçınılmaz bir parçası olsa da yaşamımızı “an” da kalarak ve geleceğe yatırım yaparak sürdürebilmemiz için, bu gerçeği çoğunlukla göz ardı etmemiz gerekir. Örneğin, bir iş ya da aile kurarken, kredi çekerken, çocuk dünyaya getirmeye karar verdiğimizde ya da bir evcil hayvan aldığımızda ölümün çok da yakınımızda olacağını düşünmeyiz. Ölüm ötede bir yerdedir, daha uygun(!) bir zamanda gelecektir, daha yapılacak çok şey vardır ve sıra henüz bize gelmemiştir! Çok yakınımızda ve çok olası olarak algılasaydık ölümü, bu saydıklarımızın çoğunu yapmaya niyet de, cesaret de edemezdik&#8230; Ölüm her an aklımızda olsa yaşamın getirdiği sorumlulukları bu kadar ciddiye alır mıydık acaba? Ya da incir çekirdeğini doldurmayacak meseleler için gönül kırar mıydık hiç?</p>



<p>Yaşam, ölümün koca bir inkârıdır bir bakıma. Ne zaman tanıdığımız ya da değer verdiğimiz birini yitiririz, o zaman bu gerçeği ilk defa öğreniyor gibi şok oluruz. “Hayır, olamaz, bizi bırakıp gitmiş olamaz, o ölmedi”… Haberlerde duyar, basında okuruz: “Şiddete kurban gitti”, “Trafik canavarı aldı”, “Aramızdan ayrıldı”, “Melek oldu”… Yumuşatarak, hafifleterek, yakıştırmayarak, yok sayarak. Ya da: “Ünlü oyuncu falanca, hayatını kaybetti”…Hâlihazırda ölü olan biri için “öldü” diyememek, “hayatını kaybetti” diye bahsetmek. Ölen hâlâ bir şey kaybedebilecekmiş, sanki biraz aransa bulunacakmış kadar canlı; bir o kadar da ölü…</p>



<p>Şairin de dediği gibi: “Her ölüm erken ölümdür.” Ancak görece “olağan” kayıplar bir miktar daha kolay kabullenilir. Hasta ve yaşlı bir ebeveynin bir süredir beklenen ölümü gibi kayıplarda yas işinin “olağan” koşullarda iki yıl içinde tamamlanması beklenir. Ani ölüm, “sırasız” genç ölüm, evlat kaybı; ihmal, aile içi şiddet, savaş ve terör kaynaklı insan eliyle travmalarda yas yıllarca, hatta ömür boyu işlenmeden kalabilir. Tutulamayan bireysel ya da kolektif bu yaslar kuşaklar boyu aktarılabilir.</p>



<p>Yas evlerindeki törel, dinsel ya da bireylere özgü ritüeller, cenazenin muhafazasından, cenaze törenlerine, ağıtçılar kiralanmasından yemek ikramlarına, yedisi, elli ikisi, sene-i devriyesi gibi tarihlerde yapılan buluşmalardan, cenaze sahibinin hangi giysileri ne kadar süre giyeceğine kadar pek çok ritüel, kayıp yaşayan kimselerin yas işini kolaylamasına hizmet etmektedir.</p>



<p>Bir kayıp yaşadığımızda ilk refleksimiz neredeyse biyolojiktir. Kimimiz taş kesilir, kimimizin dizlerinin bağı çözülür, kimimiz bayılır, kimimiz kendisini tokatlamaya üstünü başını paralamaya başlar. Bu şok evresinden sonra ilk dönem görülen inkâr, şoku yatıştırır. İnkâr aşamasını bölme, sıkıntı, öfke, pazarlık, keder ve kabullenme izler. Tüm bunlar sırayla ya da parça parça bir arada olabilir. Örneğin, bir eş cenaze töreninde bir yandan gözyaşları içinde baş sağlığı dileklerini kabul ederken diğer yandan “şu yorucu kalabalık” dağıldıktan sonra, ölenle kısa bir tatile çıkmayı hayal edebilir. Ya da ölümden sonraki günlerde kültürümüzde “uğrama” da denilen, öleni canlı olarak görme, hatta ziyaretini bekleme durumları gözlenebilir. Bazen ölenin hayali görülür, sesi duyulur. Bu aşamalar tam bir sıra ile değil; inişli çıkışlı, iç içe geçmiş ve tekrarlayıcıdır. Düşlerde ölüm teması inkâr ve bölme ile yeniden yeniden işlenir; öleni hem ölmüş hem de ölmemiş olarak görmek sıktır. İkircikli duygular gözlenebilir. Yoğun öfke duyarız. Ölene, öldürene, kendimize, kadere, her şeye. İsyan ve öfke&#8230; Hem hasret hem de geride bırakma arzusu bir aradadır. Giden hem geri dönsün istenir hem de orada kalsın. Öfke gerçekleri kabul etmeye başladığımızı gösteren sağlıklı bir işarettir. Sonra bunu pazarlık aşaması izler; “Cennette buluşacağız”dır, “Allah çok sevdiği için yanına almış”tır, “Neyse ki çok çekmemiş”tir&#8230; Kabullenişin ardından bir çökkünlük dönemi ve kaybın en derinden duyumsandığı derin keder dönemi gelir. Bu dağılma sürecini kabul, uzlaşma ve derlenme; yasın işlenerek tamamlanışı izler. Günlük yaşama olabildiğince geri dönülür. Acı gitgide hafifler. Yaşamın devamının esası belki de budur. Acıları işlemek, kısmen unutabilmek, tekrarlama olasılığını zamanla göz ardı edebilmek. Acılarımız kaldırabileceğimizin üzerinde ise yasın bir aşamasında saplanıp kalabiliriz. Yas işi işlenemez, güç bulana kadar ertelenir ya da başka sorunlarla komplike hale gelir. Bu, ömür boyu sürebilir, kişinin ve gelecek nesillerin yaşamını felce uğratabilir. Kayba tepkimiz, kişilik özelliklerimiz, geçmişteki kayıp öykülerimiz, yitirme biçimi, yitime hazırlık, psikolojik güç, keder duyma kapasitesi, sosyokültürel nedenler, yitirdiklerimizle ilişkilerimiz gibi pek çok etmen tarafından belirlenir. Biricik anneannem ölmeden yıllar önce bunamıştı. Tanısını ben koymuştum, tedavisini de büyük ölçüde ben yönetiyordum. Son dört beş yıldır bakıma muhtaç durumdaydı, annemi annesi sanıyordu. En son yutmayı da unutmuştu, midesinden tüple beslenme aşamasına gelmişti ve yatağa bağımlıydı. Ölüme defalarca yaklaşmıştı. Zamanla kendimi ve çevredekileri hazırlamış, annemi hazırlayamamıştım. Ölmesini, artık daha fazla acı çekmemesini gönülden dilediğimi saklamayacağım. Bir yandan da hastanelere yatırıyor, en yeni tedavileri araştırıyor, havalı yataklar alıyor, yatak yaraları için ilaçlar getirtiyordum. Ölüm haberini aldığımda hamileydim. İlk düşündüğüm, üzülüp kötü etkilenirsem bebeğime bir zarar gelmesiydi. Cenazesi için memlekete gittik. Yol boyu derin hüzün hissetsem de onun daha fazla eziyet çekmeyeceği için sevindiğim, kendisine iyi bakmadığı ya da annemi çok yıprattığı için kızdığım anlar gibi ikircikli duygularım oluyordu. Hem yaşlı hem “beklenen ölüm”, hem hazırlanmak için yeterli zamanımın olması hem de belki hekim olup daha önce ölümle yüzleşmem, o soğukkanlı halimi açıklayabilirdi. Yine de “Yapılabilecek bir şeyler var mıydı? Acaba başka ilaçlarla tedavisi mümkün olur muydu? Bir psikiyatr olarak daha erken tanı koysaydım, bunamayı yavaşlatabilir miydik?” gibi soruları kendime sorarken, “Birkaç ay bekleseydi bebeğimi de görürdü,” diye pazarlık ederken buldum. Annemin üzüntüsüne, anneannemin ölümünden daha fazla üzüldüğümü anımsıyorum. Her kayıp, başka kayıpları canlandırır. Yas yasa ulanır. Annemin yas süreci benimkinden çok farklı ve dramatikti. Üzerinden onca zaman geçti. Hâlâ ara ara rüyamda anneannemin sağlıklı günlerindeki halini, aniden öldüğünü ve kalp masajı yaparak onu hayata döndürdüğümü görürüm. Yakınlarda gördüğüm bir başka rüyada büyükbabam da hayata dönmüştü. O kocamış halleri ile çok sağlıklılardı, anneannemle evlendiler ve bir bebek dünyaya getirip, kucağıma verdiler. Her ne kadar gidişlerini olabildiğince kabullensem ve yaşamım kesintisiz devam etse de onları diriltmeye, yaşatmaya çalışan, bölmeler yapan zihnim hem özlem gideriyor, hem de hâlâ bir bakıma yas işi ile meşgul görünüyor.</p>



<p>Yaşadığımız birçok sıkıntının bizim ya da ailemizin, ait olduğumuz topluluğun tamamlanmamış yası ile ilişkili olma olasılığını yüksektir. Yas tutamazsak geçmişin tutsağı oluruz. Yaşamımıza gölge düşer, enerjimiz çekilir, bağ kurma yetimiz zedelenir. İyileşmemizi sağlayan esneklik ve yaratıcılık harekete geçemez. Kaybedilen kişi ile bitmemiş meseleler var ise, görülmemiş hesaplar var demektir. Yasın ve kederin kendisi, ölenle kalan arasında bir bağ kurma işlevi görebilir. Bu tür durumlar psikoterapinin oldukça yararlı olduğu durumlardır.</p>



<p>Kişiler psikiyatri ya da psikoterapiye yasın en sık eşlikçilerinden olan keder ve öfke duyguları, duygusuzluk, kaygı ya da korkular ile başvurur. Ruhsal, bedensel sağlığın kaybı, ilişki sorunları, boşanma, ihanete uğramak, şiddet, istismar, zorbalık, beklenen gebeliğin gerçekleşmemesi, düşük yapmak, kürtaj, yakınların kaybı eksenli pek çok durumu, yas süreci kapsamında değerlendirebiliriz.</p>



<p>Bizlere başvuran pek çok kişinin en az bir yastan muzdarip olduğunu söylemek mümkün. Ruhsal sorunlar kimi zaman taze bir yasın aktif etkileri ile karşımıza çıkarken, kimi zaman da uzamış, kökleri çocukluğa kadar uzanan eski yasların omuzlarında yükselir. Hele de yas yasa ulanınca, bireysel çabalarla o yası tamamlamak, iç dünya ile dış gerçeklik arasındaki uzlaşmayı sağlamak ve uyumlanmak oldukça güçtür. Yüzeydeki pek çok sorunun derininde tamamlanmamış, çözümlenmemiş, uzamış, komplike olmuş yas olgularıyla sıklıkla karşılaşmaktayız.</p>



<p>Kişiyi yakınlarının ısrarıyla da olsa psikiyatriye/psikoterapiye getiren; kollarında can veren sevgilisinin mezarında yatıp kalkması, onun giysileri ile dolaşması, onun kullandığı bütün eşyaları evine doldurup tüm gün onlarla konuşması, çevresi ile tüm iletişimini kesmesi, aşırı alkol kullanımı ve intihar düşüncelerinin varlığı gibi oldukça endişe uyandırıcı bir tablo olabilir.</p>



<p>Ya da oğlu öz babasının silahı ile kendisini vurarak öldürmüş bir anne, tek damla gözyaşı dökmeden inkâr içinde hayatına devam ettiği için, kendisinin hiçbir yakınması olmadığı halde(!) ailesi endişelendiği için yardım almaya getirilebilir.</p>



<p>Çift terapisinde eşlerden birinin, iki yaşındayken annesini kaybeden ve yasını işleyemeyen bir oğlan çocuk olduğunu, büyüdüğünde “annesi kadar güzel” kadınlarla olma arzusunun esiri olduğunu, ilişkilerde partnerlerini birdenbire terk ettiğini, kendi oğlu iki yaşına girdiğindeyse evden ayrılmaya kalktığını, görmek mümkün.</p>



<p>Birkaç yıl öncesine kadar ailesine bağlı ve mazbut bir yaşam sürerken babasını kaybettikten bir süre sonra, eve uğramamaya, evlilik dışı ilişkiler yaşamaya, çocuklarıyla iletişimi kesmeye, gece eğlenceleri ve “hayatını yaşama” peşine düşen bir erkeğin bu radikal değişiminin altında babası ile olan sağlıksız özdeşimi ve çocukluğa uzanan yas öyküsünü görebiliriz.</p>



<p>İlişkilerde güvensizlik ve ilişkilerinin basmakalıp bir biçimde aldatılma ile sonlanması yakınması ile başvuran bir danışanın çocukluk çağını araştırdığımızda, bakım verenler tarafından terk edilme durumunu defalarca yaşantıladığını görebiliriz. Terapinin ilerleyen seanslarında aynı kişinin on yıl önce ölen anneannesinin “varlığı” ile hâlâ aynı evde yaşadığını, karanlıkta uyuyamadığını, bunu herkesten gizlediğini, öldükten sonra mezarına bile gitmediğini öğrenebilir, yas işlendikten sonra hayaletinin bir daha görülmediğine, artık karanlıkta uyuyabildiğine tanık olabiliriz. Evinde, kendisini büyüten anneannesinin hayaleti ile yaşadığını söyleyen bu kişinin belirtilerini yas konusunda deneyimli olmayan bir terapist kolaylıkla psikotik bulgu olarak yorumlayabilir. Evet, bu bir varsanıdır ancak tedavisi antipsikotikle değil psikoterapi ile de pekâlâ sağlanabilir.</p>



<p>Pratik olarak kayıplarımızı her gün hatırlamaz, tekrarlamaz ve düşüncelerimize şiddetli duygusal yanıtlar vermezsek yas işini tamamlamışızdır. Enerjimiz geri gelir ve tutsaklıktan kurtulmuş oluruz. Daha derin bir kavrayış ve olgunluğa erişir, kaybettiklerimizle iyileştirici ve zenginleştirici özdeşimler kurarız. Kültür ve toplum yas işini kolaylaştırmakta ustalaşmıştır. Bireyler kayba, dayanışma çemberi içerisinde, gitgide uyum sağlar. Yası sanatsal yaratıcılıkla telafi etmek, teselli bulmak, ürettikleri ya da yası yaşama biçimi ile başkalarına ilham olabilmek mümkündür.</p>



<p>Yine de özel günlerde, yıl dönümlerinde yas küllenir. Kalabalık gruplarca kutlanan özel günler ve bayramlar yas tutmanın dönüm noktasıdır. Ölümü onaylarlar. Her özel günde, bu gerçek içselleştirilir.</p>



<p>Bir bayram ziyaretimizde eski eşimin annesinin bir telefon konuşması dikkatimi çekmişti. Yakın akrabaları ile konuşuyordu. Annelerini kaybetmişlerdi. Evdeki herkesle tek tek konuştu: “Kara bayramınız kutlu olsun,” dedi. İlk önce yanlış anladım sandım, fakat tekrarlayınca emin oldum. İlk kez duyuyordum “Kara bayram” lafını. Meğer bir yakınını kaybettikten sonra onsuz kutlanan(!) ilk bayramın adı “Kara bayram”mış. Gün “kara”dır ama hem de “bayram” dır…</p>



<p>Arzu Erkan</p>



<p>Bu yazı, Psikeart Dergisi <em>Yas</em> sayısında ve kitabım <em>Kendimle Karşılaşmalar</em>&#8216;da yayımlanmıştır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KENDİMLE KARŞILAŞMALAR</title>
		<link>https://arzuerkan.net/2832-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arzu Erkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Jan 2023 14:28:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[depresyon]]></category>
		<category><![CDATA[dikkat eksikliği]]></category>
		<category><![CDATA[hiperaktivite]]></category>
		<category><![CDATA[psikiyatri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://arzuerkan.net/?p=2832</guid>

					<description><![CDATA[&#160; İnsan olmaya dair haller… &#160; Yaşamdaki en önemli hatta tek önemli şeyin kendimiz olduğuyla ilgili hiç durmaksızın yeni argüman üretilen günümüz kişisel gelişim furyasının içinde gerçekten dönüp kendimize bakabiliyor muyuz? Başka yaşamlardan, farklı insanlardan bir şeyler öğrenmeye, onlara saygı duymaya açık mıyız? Başkalarına kulak veriyor muyuz?&#160; Dinlesek bile laf olsun diye; yargılamak, acımak, açık [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<figure class="wp-block-table"><table><tbody><tr><td>&nbsp; <strong><em>İnsan olmaya dair haller…</em></strong> &nbsp; Yaşamdaki en önemli hatta tek önemli şeyin kendimiz olduğuyla ilgili hiç durmaksızın yeni argüman üretilen günümüz kişisel gelişim furyasının içinde gerçekten dönüp kendimize bakabiliyor muyuz? Başka yaşamlardan, farklı insanlardan bir şeyler öğrenmeye, onlara saygı duymaya açık mıyız? Başkalarına kulak veriyor muyuz?&nbsp; Dinlesek bile laf olsun diye; yargılamak, acımak, açık aramak için ya da başka gizli ajandalarla mı dinliyoruz? &nbsp; İnsanın kendine bakması, kendini olduğu gibi görmesi, kendini anlaması ve giderek kendiyle barışması çokça çaba ve zaman gerektiren, üzerine çalışılması gereken bir süreç… <br><br>Psikiyatr Arzu Erkan <strong><em>Kendimle Karşılaşmalar</em></strong> adlı kitabıyla bu yolda bir adım atmamız için elimizden tutuyor. Okurlarına bambaşka yaşamlara ve yaşamın bambaşka boyutlarına bakma fırsatı vererek insanlığın türlü halleri üzerine düşünmek ve nihayetinde daha derin bir farkındalık kazanmak için bir ışık yakıyor.&nbsp; &nbsp; <em>“Bu kitabın içinde yer alan öykü ve anekdotlar, yıllar süren eğitimlerden, psikiyatri, psikoloji, sosyoloji, psikoterapi alanındaki bilimsel araştırma ve yayınlardan, beni sanatla buluşturan eserlerden; akademik, mesleki ve yaşamsal deneyimlerden, türlü tanıklık ve gözlemlerden süzülüp meydana geldiler.”</em> &nbsp; Bu kitap kendi ruh sağlığı üzerinde çalışan ya da ruh sağlığı alanında hizmet veren herkes için ileri okumalar yapmaya, yaşananlara başka gözlerle bakmaya alan açacak. &nbsp; Arzu Erkan’ın yazdığı <strong><em>Kendimle Karşılaşmalar </em></strong>Karakarga Yayınları’ndan çıktı.  <strong>&nbsp;</strong> <br><br><strong>Arka Kapak Yazısı:</strong> &nbsp; Çocuklarıyla ilişkileri hasarlı babaların, “iyi” bir anne olmak için didinirken annesine dönüşmekten korkanların, hiç beklenmedik bir anda öğrencisinin hayatını değiştiren öğretmenlerin, aşkı çok geç bulanların, bir türlü bulamayanların, aldatılanların, aldatanların, “öteki”lerin, “makbul olmayan”ların, hiçbir yere ait hissedemeyenlerin, şiddete maruz bırakılanların, hayatta kalanların, geride kalanların, umudunu kaybedenlerin, neşesi çalınanların, yetinemeyenlerin ve mutluluğu arayanların hikâyelerinden yola çıkan Psikiyatr Arzu Erkan, okurlarına geniş ve içten bir yaşam kılavuzu sunuyor. Empati, haset, öfke, keder, umut, aşk, cinsellik ve bize dair birçok duygunun temeline yolculuk edeceğiniz bu kitapta sizi pek çok karşılaşma bekliyor. Zor ama belki de artık zamanı gelmiş bir karşılaşma. &nbsp; <br><br><strong>Yazar Hakkında:</strong> &nbsp; UZM. DR. ARZU ERKAN, Akşehir Anadolu Lisesi’nden 1996 yılında mezun oldu. Tıp Fakültesi eğitimini 2003, psikiyatri ihtisasını 2010 yılında Ege Üniversitesi’nde tamamladı. İstanbul Kültür Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde doktor öğretim görevlisidir. <br><br>Türkiye Psikiyatri Derneği (TPD) ve Anadolu Psikoterapi Derneği’nin (APD) Bilişsel Davranışçı Psikoterapiler (BDT) eğitimcilerindendir. Academy of Cognitive Therapy (ACT) tarafından “Sertifikalandırılmış Bilişsel Davranışçı Terapist” ve “International Diplomat” unvanına layık görüldü. Uluslararası Şema Terapi Derneği, Bağlamsal Davranışçı Bilimler Derneği, Bilişsel Davranışçı Psikoterapiler Derneği ve Dr. Russ Harris tarafından verilen Kabul ve Kararlılık Terapisi ve Mindfulness eğitimlerini tamamladı. Cinsel Terapist olarak The European Federation of Sexology &amp; The European Society for Sexual Medicine tarafından verilen “International Psychosexual Therapist” unvanına hak kazandı. &nbsp; <br><br>TPD Erişkinde Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) Çalışma Birimi (ÇB) koordinatörüdür.&nbsp; TPD&nbsp;&nbsp;Medya ve Ruh Sağlığı ÇB eş koordinatörlüğünü yürüttü (2020-2022). TPD DEHB, Kadın ve Ruh Sağlığı, Telepsikiyatri, Cinsellik&nbsp; ve&nbsp; Cinsel&nbsp;Bozukluklar, Ruhsal Travma ve Afet Psikiyatrisi çalışma birimleri üyesidir.<br><br>World Human Relief Karanlığı Arala projesinin Türkiye Ruh Sağlığı Koordinatörlüğünü yürüttü (2020). TPD Kaygıyı Değil Dayanışmayı Bulaştırın (2020), Teknolojik Anneler, Pandemide Stres ile Baş Etme (2021), Kız Başına Platformu Cinsel Şiddetle Mücadele Projesi (2021), Şiddete Karşı Farkındalık Senaryo ve Kısa Filmleri, Kadın Hekimler Eğitime Destek Vakfı (KAHEV) (2020- 2021) projelerinde eğitici/konuşmacı/senarist olarak rol aldı. TPD Sosyal Medya Kurulu’nda görev aldı (2019). &nbsp;<br><br>Journal of Cognitive Behavioral Psychotherapy and Research ve&nbsp;Current Research and Reviews in Psychology and Psychiatry Dergisi yayın danışma kurulu üyesidir. Türk Tabipleri Birliği Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Komisyonu, TPD, İzmir Tabip Odası, APD, ACT, KAHEV, Kognitif ve Davranış Terapileri Derneği, Bilişsel Davranışçı Psikoterapiler Derneği, Aids ve Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar Derneği üyesidir. &nbsp; <br><br>“TPD Telepsikiyatri Rehberi” yazarlarındandır. Nobel Akademik Yayıncılık tarafından yayımlanan Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB)– Ruh Sağlığı Çalışanları, Alan Uzmanları, Öğrenciler ve Aileler İçin Kuramdan Uygulamaya kitabında Erişkinde DEHB Tedavisinde BDT ve Erişkinde DEHB Tedavisinde Şema Terapi bölümlerini; Klinik Uygulamada Bilişsel Davranışçı Terapi I’de Özgül Fobi Tedavisinde BDT ve Sosyal Fobi Tedavisinde BDT bölümlerini; Klinik Uygulamada Bilişsel Davranışçı Terapi II’de Erişkin DEHB Tedavisinde BDT Uygulamaları bölümünü; Hangi Terapi? &#8211; Ruhsal Zorlanmalara Karşı Etkili Psikoterapi Önerileri kitabında BDT’yi anlamak ve anlatmakta metaforlar bölümünü yazdı. Nobel Akademik Yayıncılık tarafından yayıma hazırlanan Online Psikoterapiler Başvuru Kitabı’nda Online BDT bölümünün ve TPD tarafından yayıma hazırlanan Telepsikiyatrinin Temel İlkeleri’nde: Çevrimiçi BDT bölümünün yazarıdır. &nbsp; <br><br>Çeşitli gazete ve dergilerde yazı ve röportajları yayımlandı. TV, radyo, Youtube, Podcast ve sosyal medya kanallarında çeşitli programlara ve üniversitelere konuk edildi. Psychologies Türkiye Dergisi, Psikeart Dergisi, Rağmen Kitap Dizisi ve Bavul Dergi yazarlarındandır. Ruh sağlığı alanında toplumu bilgilendirmeye yönelik “Kendimle Karşılaşmalar” isimli bir podcast ve Youtube kanalı vardır. TEDxWomen konuşmacısıdır. &nbsp; İnsan davranışı, ilişkiler, ruh sağlığı, psikoterapiler, mindfulness ve toplumsal cinsiyet eşitliği konularında kurs, seminer ve atölye çalışmaları düzenlemekte; medya ve yeni medyada, bilimsel kongrelerde ve sosyal sorumluluk projelerinde, eğitmen/konuşmacı/yazar/danışman olarak görev almaktadır.&nbsp; &nbsp;<br><br><strong>KARAKARGA YAYINLARI</strong> <strong>Tel. (0) 212 252 2242 Faks: (0) 212 252 2243</strong> <strong><a href="http://www.destekdukkan.com/">www.destekdukkan.com</a></strong></td></tr><tr><td>&nbsp;</td></tr></tbody></table></figure>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Karne notu mu, bizlerin notu mu?</title>
		<link>https://arzuerkan.net/karne-notu-mu-bizlerin-notu-mu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arzu Erkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 Jun 2018 17:36:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[karne]]></category>
		<category><![CDATA[kötü karne]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://arzuerkan.net/?p=1512</guid>

					<description><![CDATA[Karne notu mu, bizlerin notu mu? Hatice Sayılgan / Özel Haber Bu yazı Ocak 2017 tarihinde Egetelgraf Gazetesi&#8217;nde Özel Haber olarak yayımlanmıştır. ‘Çocuğun kötü karnesi ailenin de başarısızlığı’ ‘Karne notları aile ve okul işbirliğiyle orantılı’ Düşük notların yalnızca çocuğun başarısızlığı olmadığı, ailenin ve eğitim sisteminin yetersizliğinin de büyük payı olduğunu söyleyen Psikiyatrist Arzu Erkan Yüce, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1>Karne notu mu, bizlerin notu mu?</h1>
<p>Hatice Sayılgan / Özel Haber</p>
<p>Bu yazı Ocak 2017 tarihinde Egetelgraf Gazetesi&#8217;nde Özel Haber olarak yayımlanmıştır.</p>
<p><strong>‘Çocuğun kötü karnesi ailenin de başarısızlığı’</strong></p>
<p><strong>‘Karne notları aile ve okul işbirliğiyle orantılı’</strong></p>
<p>Düşük notların yalnızca çocuğun başarısızlığı olmadığı, ailenin ve eğitim sisteminin yetersizliğinin de büyük payı olduğunu söyleyen Psikiyatrist Arzu Erkan Yüce, ergenlik çağında çocuğu olan ailelere de çağrı yaptı.</p>
<p>Bir eğitim dönemini daha geride bıraktık. Kötü karneye karşı ailelerin tepkisinin ne şekilde olması gerektiğini anlatan Psikiyatrist Arzu Erkan Yüce, “Ailelerin çocukların dersleriyle sadece karne günü ilgilenmesi doğru değil. Eğitim süreci en başından beri takip edilmeli. Aileler çocuğun öğretmeniyle, sınıf arkadaşlarıyla, velilerle ve rehberlik servisiyle sürekli iletişim halinde olmalı. Çünkü ebeveynler iletişimi koparmazsa yolunda gitmeyen bir durum olduğunda erkenden fark edilir ve anında müdahale edebilir” dedi.<br />
Karnedeki notların, salt çocuğun başarısı ya da başarısızlığı olarak değerlendirilmemesi gerektiğini anlatan Dr. Arzu Erkan Yüce, “Orada verilen notlar ailenin, çocuğun, öğretmenin, hatta toplumun notu. Çocuğun karnesindeki kötü notların, başta kendi öğrenme hızı ve kapasitesine uygun eğitim verilmemesi olmak üzere pek çok nedeni olabilir. Okulda yaşanan sorunların, çocukta var olan tedavi gerektiren bir rahatsızlığın, ailedeki sorunların, ailenin yeterli desteği gösterememesi ve aksaklıklara zamanında müdahale etmemesinin bir sonucu olabilir. Bağırıp kızmak yerine oturup düşünmek ve neden çocuğum böyle bir not aldı diye araştırmak gerekiyor” ifadelerini kullandı.</p>
<h2><strong>‘Birlikte hareket edilmeli’</strong></h2>
<p>Hedefin, kendi kendine yeten bir çocuk yetiştirmek olması gerektiğinin altını çizen Dr. Arzu Erkan Yüce, akademik başarı kadar ruhsal bütünlüğün de önemli olduğunu söyledi. Erkan Yüce sözlerine şöyle devam etti;<br />
“Çocukların sadece derslerde yüksek not alması değil, ilkeli ve erdemli bireyler olması, doğru kararlar verebilmesi, geleceği planlayabilmesi ve sorumluluklarını bilincinde olması hedeflenmeli. Tüm bunların sağlanabilmesi için okul aile ve öğrenci mutlaka işbirliği içinde olmalı. Eğitim dönemi boyunca çocukla ve dersleriyle ilgilenildiğinde, çocuk kendisinin karne notuna göre “iyi” ya da “kötü” olarak değerlendirileceğini düşünmeyecek, yapılanın toplam bir performans değerlendirmesi olduğunu anlayacaktır. Çocuğu konuşarak karneye hazırlamak gerekir. “Senin başarıların birikecek, derslerine olan dikkatin okuldaki hal ve davranışlarının hepsi toplanıp seninle ilgili bir yorum yapılacak ama bu yorum hepimizi ilgilendirecek. Biz bu yorumlardan sonra eksikleri birlikte tamamlayacağız” denilmeli. Evet, çocuk ders çalışmalı ancak eve geldiğinde uygun çalışma ortamı yoksa, aile içinde kavgalar çatışmalar varsa, ders çalışacak materyalleri yoksa ya da aile ilgilenmiyorsa, çocuk sorumluluklarını yerine getiremeyebilir. Ona ne yapması gerektiğini söylemeniz yeterli değil, nasıl yapması gerektiği ile ilgili de model olmanız gerekiyor”.</p>
<h2><strong>‘Yalnızlık Hissetmemeli’</strong></h2>
<p>Ergenlik çağındaki çocukları olan ailelere de uyarılarda bulunan Dr. Arzu Erkan Yüce, “İlkokul çağından itibaren birlikte hareket etme sistemi oturtulamamışsa aileleri ergenlik döneminde daha büyük çatışmalar bekliyor. Ergenlik dönemindeki çocukların hormonları ve kişilik özelliklerinde değişkenlikler olduğu için daha kırılgan olurlar. Çocuk yalnız olduğunu hissetmemeli. “Nerede yanlış yaparsan yap bana gelebilirsin, anlatabilirsin, yanlışlarını beraber düzeltebiliriz” mesajı verilmeli. Ama bunu dilimizle söyleyip davranışlarımızla tam tersini yaparsak tutarsızlık olur. Ergenlik dönemindeki çocukların arkadaşları ve aileleri tanınmalı. Ayrıca önemli bir nokta daha var, ergenlik dönemindeki bir çocuk başarılıysa ve eğitimciler bunu kıyaslayıcı bir biçimde sürekli dile getirirse genç arkadaşları tarafından hedef haline gelebilir. Bu dönemde akranlar arasında kabul görmek de en az ders başarısı kadar önemli ve geliştiricidir. Öğretmenler ve aileler çocukları asla birbiri ile kıyaslamamalı, rekabetçi, acımasız, cezalandırıcı ya da aşırı ödüllendirici yaklaşımlarda bulunmamalıdır. Her bireyin yetenekleri, öğrenme hızı ve biçimi, bilgiyi işleme ve hayata geçirme süreçleri farklıdır. Eğitim sisteminde bireysel farklılıklar göz önünde bulundurulmalı, ezberlemek değil bilgiye erişmenin yolları öğretilmeli, çocuklar öğrenmekten keyif almalı. Aile ve eğitimcilerin bu konulara da dikkat etmesi gerekiyor” dedi.</p>
<h3><strong>Başarısızlık mı farklılık mı?</strong></h3>
<p>Başarısızlığın farklı sebepleri olabileceğini anlatan Dr. Arzu Erkan Yüce, “Özel öğrenme güçlüğü, disleksi, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, depresyon ve kaygı bozuklukları da okulda başarısızlık ile karşımıza gelebilir. Okul ve aile bu konuda bilgili ve uyanık olmalı, bu çocukların ruh sağlığı uzmanları tarafından değerlendirilmesi sağlanmalıdır. Uygun yaklaşım, aile eğitimi, terapi ve tedaviler ile bu çocuklar sağlıklarına ve hak ettikleri başarıya kavuşabilir” dedi.</p>
<h3><strong>‘Sosyal aktiviteler başarıyı artırıyor’</strong></h3>
<p>Dr. Arzu Erkan Yüce, spor, sosyal etkinlikler ve hobilere ayırılan zamanın öğrencileri çok yönlü geliştirdiği gibi, zannedilenin aksine ders başarılarını artırdığını anlattı, “Sırf başarı odaklı yetişen çocuklarda erişkin dönemde mutsuzluk, ruhsal rahatsızlıklar, evlilik sorunları, yaşam kalitesinde düşüş ve psikiyatriye başvuruda artış görülmektedir” dedi.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Depresyon sıklığındaki artış nedenleri: koruyucu ruh sağlığı yaklaşımlarındaki yetersizlikler</title>
		<link>https://arzuerkan.net/depresyon-sikligindaki-artis-nedenleri-koruyucu-ruh-sagligi-yaklasimlarindaki-yetersizlikler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arzu Erkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 17 Feb 2018 22:51:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Depresyon]]></category>
		<category><![CDATA[Terapi]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[depresyon]]></category>
		<category><![CDATA[erken tanı]]></category>
		<category><![CDATA[koruyucu ruh sağlığı]]></category>
		<category><![CDATA[ruh sağlığını güçlendirme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://arzuerkan.net/?p=1413</guid>

					<description><![CDATA[Depresyon sıklığındaki artış nedenleri: koruyucu ruh sağlığı yaklaşımlarındaki yetersizlikler Koruyucu ruh sağlığı yaklaşımlarındaki yetersizlikler ve bilgilendirme eksiklikleri, erken müdahalelerle önlenebilecek olan sağlık sorunlarının çığ gibi büyümesine neden olmaktadır. Tüm ruh sağlığı çalışanlarının bilimsel verilere dayalı olarak bilgi ve donanımlarını sürekli olarak güncellemeleri şarttır. Ayrıca günümüz teknolojisinin tüm olanaklarını kullanarak halkı stresle baş etme, ruhsal iyilik [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Depresyon sıklığındaki artış nedenleri: </strong><strong>koruyucu ruh sağlığı yaklaşımlarındaki yetersizlikler</strong></p>
<p>Koruyucu ruh sağlığı yaklaşımlarındaki yetersizlikler ve bilgilendirme eksiklikleri, erken müdahalelerle önlenebilecek olan sağlık sorunlarının çığ gibi büyümesine neden olmaktadır.</p>
<p>Tüm ruh sağlığı çalışanlarının bilimsel verilere dayalı olarak bilgi ve donanımlarını sürekli olarak güncellemeleri şarttır. Ayrıca günümüz teknolojisinin tüm olanaklarını kullanarak halkı stresle baş etme, ruhsal iyilik halini koruma ve ruhsal rahatsızlıkların belirtileri ve çözüm yolları konularında bilgilendirmeleri gerekmektedir.</p>
<p>Ülkemizde bu alanda çalışan kişi, kurum ve derneklerin bir araya gelerek Ruh Sağlığı Yasası oluşması yönünde çalışmalar sürmektedir. Okul öncesi öğretmenlere, çocuk gelişim uzmanları başta olmak üzere tüm öğretmenlere ve özellikle rehberlik ve psikolojik danışmanlık görevi yapanlara bu konuda önemli görevler düşmektedir. Erken müdahale ve yönlendirmelerle sorunları bozukluk düzeyine ulaşmadan çözebilme fırsatı olan bu meslek gruplarının çalışmaları güçlendirilmeli ve bu uğurdaki projelerine destek verilmelidir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Depresyon sıklığındaki artış nedenleri: Ruhsal doyum</title>
		<link>https://arzuerkan.net/depresyon-sikligindaki-artis-nedenleri-doyum/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arzu Erkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 17 Feb 2018 22:18:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[başarı]]></category>
		<category><![CDATA[Depresyon]]></category>
		<category><![CDATA[mükemmel]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[anlam]]></category>
		<category><![CDATA[depresyon]]></category>
		<category><![CDATA[doyum]]></category>
		<category><![CDATA[mutluluk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://arzuerkan.net/?p=1397</guid>

					<description><![CDATA[Depresyon sıklığındaki artış nedenleri: Ruhsal doyum &#8220;İsteksizlik&#8221;, &#8220;hevesini yitirme&#8221;, &#8220;haz alamama&#8221;, &#8220;yaşamanın anlamını yitirme&#8221; depresyonda en sık rastladığımız yakınmalardan. Bir söyleşide ‘doyumsuzluk’ ile ilgili şu cümleleri kurmuştum: “Motivasyonu her ne olursa olsun, günümüzde herkes hep meşgul. Bir türlü doyuma ulaşılamayan, keyif alınamayan koşuşturmacalar içindeyiz. Bilim ve teknoloji alanında ilerledikçe, keşiflerimiz ve yapabildiklerimiz arttıkça, eksikliğimizin ve hiçliğimizin [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Depresyon sıklığındaki artış nedenleri: Ruhsal doyum</strong></p>
<p>&#8220;İsteksizlik&#8221;, &#8220;hevesini yitirme&#8221;, &#8220;haz alamama&#8221;, &#8220;yaşamanın anlamını yitirme&#8221; depresyonda en sık rastladığımız yakınmalardan. Bir söyleşide ‘doyumsuzluk’ ile ilgili şu cümleleri kurmuştum: “Motivasyonu her ne olursa olsun, günümüzde herkes hep meşgul. Bir türlü doyuma ulaşılamayan, keyif alınamayan koşuşturmacalar içindeyiz. Bilim ve teknoloji alanında ilerledikçe, keşiflerimiz ve yapabildiklerimiz arttıkça, eksikliğimizin ve hiçliğimizin bir o kadar farkına varıyor, kabullenemediğimiz bu gerçeğe &#8220;sürekli meşgul&#8221; hallerimizle umarsızca meydan okuyoruz. Bu yanılsamanın bir uzantısı olarak, sahip olduğumuz her şeyi ve geleceğimizi, yaşamımızı bu tempoya borçlu olduğumuzu sanmaya başlıyoruz. Sanki çevirmeyi bırakırsak düşüp ölecekmişiz gibi, meşguliyet bisikletlerimizin pedallarını durmaksızın çeviriyoruz. Ne zaman ve nerede durmamız gerektiğini asla kestiremediğimiz gibi, bitkinlik ve telaştan seyrin keyfini de çıkaramaz durumdayız”. İşte tam da bu noktada kayıp ve yas tepkisinden, depresyondan bahsedebiliriz. Yani ödenen bedeller karşılığında erişilemeyenler, doyum alamama, amaç ve anlamdan uzaklaşma ve tükenmişlik. Depresyon riskinden korunabilmek için doyum alabileceğimiz bir yaşam biçimini sürmenin yollarını keşfetmeliyiz.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
